
Yaz yorgundur artık, gün bitmektedir, Eylül'dür.
Güneş Süleymaniye minarelerini yalayıp geçerken, Üsküdar'da Mihrimah'ın revaklı geniş avlusunda yangın başlatır. Gölgeler uzamış, vakit kısalmıştır. Martı seslerinin, insan uğultusuna karıştığı bu saatlere, yanaşan vapurların ağır gövdeleri ile iskeleye sıkıştırdıkları boğazın şarkısı eşlik eder.
Hep canlıdır meydan. Bir şeyler satan, duyuran, çağıran canhıraş telaşlar karşılar sizi. İçine çeken ve sürükleyen bu hengâme ürkütmez, hayata dokunur, bırakırsınız kendinizi.
Aşınmış mermer sütunları, duvarları ve şadırvanı ile yüzlerce yıllık bilgelik kucaklamıştır. Kulaktan kulağa aktarılan aşk hikayelerini düşünürken siz, Mihrimah Sultan zarif bir gümüş kase dolusu huzuru sunmuştur bile. Mahcup bir bakış atarsınız kızıllaşan güneşe.
İnsanlar kıyam ve secde arasında ötelerden bir hayal gibi dururlar önünüzde. Öteler alnınıza çarpan serin Boğaz rüzgarı gibi hep yanınızdadır ...